Bir nehrin nerede başladığını bilmek, onun hikâyesini gerçekten anlamak için yeterli midir? Haritada bir çizgi olarak gördüğümüz akarsular, aslında şehirlerin hafızasını, insanların yaşamını ve doğayla kurduğumuz ilişkinin anlamını taşır. Kızılırmak ile Yeşilırmak da yalnızca Türkiye’nin iki önemli nehri değil, aynı zamanda insanın doğayı nasıl tanıdığına ve ona karşı hangi sorumlulukları taşıdığına dair düşündürücü örneklerdir.
Peki, Kızılırmak ve Yeşilırmak nerededir? Bu sorunun coğrafi bir cevabı olduğu gibi etik, epistemolojik ve ontolojik boyutları da vardır. Bir nehrin yerini bilmekle onun anlamını kavramak arasında nasıl bir fark bulunur? Doğa, yalnızca kullandığımız bir kaynak mıdır, yoksa varlığımızın ayrılmaz bir parçası mıdır?
Kızılırmak, Türkiye sınırları içinde doğup yine Türkiye sınırları içinde Karadeniz’e dökülen en uzun nehirdir. Yaklaşık 1.355 kilometre uzunluğundadır. Sivas’ın İmranlı ilçesi yakınlarından doğar; İç Anadolu’da geniş bir yay çizerek ilerler ve Samsun’un Bafra ilçesi yakınlarında Karadeniz’e ulaşır.
Kızılırmak’ın geçtiği veya havzasının uzandığı başlıca iller arasında Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Çankırı, Çorum ve Samsun bulunur.
Nehrin adındaki “kızıl” ifadesi, özellikle taşıdığı tortuların ve bazı kesimlerdeki toprak özelliklerinin oluşturduğu kızılımsı renkle ilişkilendirilir. Ancak suyun rengi, mevsimlere ve çevresel koşullara göre değişebilir.
Yeşilırmak, Türkiye’nin kuzey kesiminde yer alır ve Karadeniz’e dökülen önemli akarsulardan biridir. Yaklaşık 519 kilometre uzunluğundadır. Sivas’ın kuzey kesimlerinden, Köse Dağları çevresinden kaynaklanan akarsu sistemi, Tokat ve Amasya üzerinden ilerleyerek Samsun’un Çarşamba ilçesi yakınlarında Karadeniz’e ulaşır.
Yeşilırmak’ın başlıca geçtiği iller Sivas, Tokat, Amasya ve Samsun’dur. Özellikle Amasya şehir merkezinin içinden geçmesi, nehri kentin tarihî dokusunun ve kültürel kimliğinin önemli bir parçası hâline getirir.
İki nehir de Karadeniz’e ulaşsa da farklı güzergâhlar izler. Kızılırmak, İç Anadolu’nun geniş ve kurak alanlarından geçerken Yeşilırmak, özellikle Orta Karadeniz’e yaklaştıkça tarım ve yerleşim yaşamıyla güçlü bağlar kurar.
Ontoloji, varlığın ne olduğunu ve nasıl var olduğunu araştıran felsefe dalıdır. Kızılırmak ile Yeşilırmak’a ontolojik açıdan baktığımızda şu soru ortaya çıkar: Bir nehir, yalnızca belirli bir yatakta akan su mudur?
Herakleitos’un değişim düşüncesi, bu soruya yaklaşmak için önemli bir başlangıç noktasıdır. Herakleitos’a atfedilen, aynı nehre iki kez girilemeyeceği düşüncesi, hem suyun hem de insanın sürekli değiştiğini anlatır. Nehir aynı isimle anılsa da içindeki su, çevresindeki yaşam ve yatağının koşulları zamanla farklılaşır.
Bu düşünceyi Kızılırmak ve Yeşilırmak’a uyguladığımızda, nehirlerin kimliğinin yalnızca coğrafi koordinatlarla açıklanamayacağını görürüz.
Bir nehir kuraklıkla daralabilir, taşkınlarla yatağını değiştirebilir veya insan müdahalesiyle farklı bir görünüme kavuşabilir. Buna rağmen insanlar onu aynı nehir olarak tanımaya devam eder.
Burada iki yaklaşım karşı karşıya gelir:
– Süreklilik yaklaşımı: Nehrin kimliği, coğrafi yatağı, kaynakları ve tarihsel devamlılığıyla korunur.
– Süreç yaklaşımı: Nehir, sabit bir nesneden çok, sürekli değişen su, canlılar, iklim ve insan ilişkilerinden oluşan bir süreçtir.
Çağdaş çevre felsefesinde süreç odaklı düşünce, doğayı hareketsiz bir nesne gibi görmek yerine karşılıklı ilişkiler ağı olarak değerlendirmeyi önerir. Böylece Kızılırmak yalnızca haritadaki bir çizgi değil, yaşayan ekosistemlerin devamlılığı hâline gelir.
Epistemoloji, bilginin kaynağını, doğruluğunu ve sınırlarını araştıran bilgi kuramıdır. Kızılırmak ve Yeşilırmak hakkında bilgi edinirken haritalara, ölçümlere, tarihsel kayıtlara ve bilimsel araştırmalara başvururuz. Ancak bütün bilgi kaynaklarının aynı ölçüde güvenilir olmadığını da bilmemiz gerekir.
Örneğin, Yeşilırmak’ın Amasya’dan geçtiğini söylemek coğrafi olarak doğrulanabilir bir bilgidir. Buna karşılık nehrin neden belirli bir dönemde daha kirli göründüğünü açıklamak için su kalitesi ölçümleri, yağış verileri, tarımsal faaliyetler ve atık yönetimi gibi farklı kanıtlar gerekir.
Bir bölgede yaşayan insanların nehrin eski hâline ilişkin anıları da değerlidir. Ancak kişisel gözlem ile bilimsel ölçüm aynı bilgi türü değildir.
– Bilimsel veriler, ölçülebilir değişimleri karşılaştırmayı sağlar.
– Yerel deneyimler, uzun yıllara yayılan çevresel değişimlerin fark edilmesine yardımcı olabilir.
– Tarihsel belgeler, nehirlerin yerleşimler ve ekonomik faaliyetlerle ilişkisini gösterir.
Bu kaynaklar birlikte değerlendirildiğinde daha güçlü bir bilgi zemini oluşur.
Burada Platon’un bilgi ile sanı arasında yaptığı ayrım hatırlanabilir. Bir iddiaya inanmak, tek başına o iddiayı bilgiye dönüştürmez. Günümüzde çevre sorunları hakkında sosyal medyada yayılan görüntüler de benzer bir sınamaya ihtiyaç duyar. Bir nehrin fotoğrafı, kirliliğin nedenini veya boyutunu tek başına kanıtlayamaz.
Çevre ölçümleri nehirlerin durumunu anlamamıza yardımcı olsa da hangi verilerin toplanacağı ve hangi risklerin önceliklendirileceği değer yargılarıyla ilişkilidir. Ölçüm sonuçları bilimsel sorulara cevap verirken, toplumun neyi koruması gerektiği sorusu etik tartışmayı da gerektirir.
Etik, doğru ve yanlış davranışları, sorumlulukları ve iyi yaşamın koşullarını sorgular. Kızılırmak ve Yeşilırmak tarım, enerji üretimi, yerleşim ve ekosistemlerin devamlılığı açısından önemlidir. Fakat bu kullanım alanları arasında zaman zaman çıkar çatışmaları yaşanabilir.
Bir baraj enerji üretimine ve su yönetimine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte doğal akışın değişmesi, balıkların yaşam alanlarını, tarımsal faaliyetleri ve nehir çevresindeki ekosistemleri etkileyebilir.
Bu durum bir ortaya çıkarır: Bugünün enerji ve su ihtiyacını karşılarken gelecekteki kuşakların doğal kaynaklara erişimini nasıl güvence altına alabiliriz?
John Stuart Mill’in faydacılık yaklaşımı, kararların sonuçlarını ve toplam yararı değerlendirmeye yöneltir. Hans Jonas ise teknolojik gücün büyümesiyle insanın geleceğe yönelik sorumluluğunun da arttığını vurgular. Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde yalnızca bugünkü ekonomik kazanç değil, uzun vadeli çevresel sonuçlar da hesaba katılmalıdır.
Nehirlerden elde edilen ekonomik yararlar ile çevresel zararlar her zaman aynı kişiler arasında paylaşılmaz. Bir bölgede üretilen enerji veya tarımsal kazanç, başka bir bölgede su kalitesi ya da ekosistem kaybı pahasına ortaya çıkabilir.
Bu nedenle çevresel adalet şu soruları gündeme getirir:
– Su kaynaklarının kullanımına kimler karar vermelidir?
– Çevresel zararlardan kimler sorumlu tutulmalıdır?
– Gelecek kuşakların ve insan dışındaki canlıların çıkarları nasıl temsil edilebilir?
Çağdaş çevre felsefesindeki tartışmalardan biri, doğanın yalnızca insan ihtiyaçlarına göre mi değerlendirilmesi gerektiğidir. İnsan merkezci yaklaşım, doğayı insan refahı açısından ele alırken ekolojik merkezci görüş, ekosistemlerin ve diğer canlıların kendi değerleri bulunduğunu savunur.
Kızılırmak ve Yeşilırmak söz konusu olduğunda sürdürülebilir su yönetimi, bu iki yaklaşım arasındaki gerilimi somutlaştırır.
Kızılırmak, Sivas’ın İmranlı çevresinden doğarak Samsun yakınlarında Karadeniz’e ulaşır. Yeşilırmak ise Sivas’ın kuzey kesimlerinden başlayan akarsu sistemiyle Tokat ve Amasya üzerinden geçerek yine Samsun çevresinde Karadeniz’e dökülür. Coğrafi açıdan bu bilgiler, iki nehrin nerede bulunduğunu açıklar.
Ancak felsefe, cevabın ötesine geçmemizi sağlar. Ontoloji bize nehrin değişirken nasıl aynı kaldığını düşündürür. Epistemoloji, nehirler hakkındaki bilgilerimizi hangi kanıtlarla doğruladığımızı sorgulatır. Etik ise suyu kullanırken doğaya, diğer canlılara ve gelecek kuşaklara karşı hangi sorumlulukları taşıdığımızı hatırlatır.
Belki de bir nehri gerçekten tanımak, yalnızca kaynağını ve döküldüğü yeri bilmek değildir. Onun çevresinde gelişen hayatı, taşıdığı tarihsel hafızayı ve insan kararlarından nasıl etkilendiğini anlamaktır.
Kızılırmak ile Yeşilırmak haritalarda iki ayrı çizgi olarak görünür; peki onları birbirine bağlayan ortak doğa, insanın sorumluluğu ve yaşamın sürekliliği hakkında bize ne anlatır? Bir nehrin geleceğini yalnızca ekonomik ihtiyaçlara göre belirlemek doğru mudur, yoksa doğanın kendi değerini de kararlarımızın merkezine almak mı gerekir?
Zif olarak bu yazıda Kızıl ırmak ve Yeşilırmak nerededir konusunu özlü ama yeterli biçimde işledik.